Nemrut ve Paskalya Adası

Posted on 22 Eylül 2012

0


Yeryüzünde birbirinden çok uzakta iki bölge… Biri güney yarikürede okyanusun ortasinda küçük bir adada, öteki kuzey yarikürede Dogu Anadolu’da bir dagin tepesinde… Her ikisi de yüzyillardir bir türlü çözülemeyen ortak bir gizemi barindiriyor.

Yeryüzünün hemen hemen her yaninda, tarih boyunca gelmis geçmis tüm uygarliklar arkalarinda, kimileri varligini sürdüren kimileri yok olmus, türlü amaçlarla ve türlü biçimlerde insa edilmis dev tas yapilar birakmislar. Ne var ki bunlardan yalnizca Paskalya Adasi’ndaki dev heykeller ile Nemrut Dagi’ndaki dev heykeller, dünyada üçüncü bir örnegi olmayan ortak bir özellige sahip. Çünkü yeryüzünün baska hiçbir bölgesinde, zemine oturtulmus böylesi heykeller yok.

Paskalya Adasi’ndaki heykelleri kimlerin ne amaçla diktikleri ve bu heykellerin neyi simgeledigi hâlâ bilinmiyor. Nemrut’taki heykellerin ise, IÖ 1. yüzyilda Kommagene krali I. Antiochos tarafindan yaptirildigi arkeologlarca saptanmis durumda. Fakat asil bilinmeyen, heykellerin üzerinde bulundugu höyükte sakli. Türlü teknolojik olanaklar denenerek birçok kez höyügün içine girmek isteyenlerin hep basarisizliga ugradigi biliniyor.

Paskalya Adasi, Sili’ye 3000 km. uzaklikta yer alan 180 kilometrekarelik volkanik bir ada. Adada yesillik bol ama hiç agaç yok. Ilk kez Avrupali gemiciler tarafindan 5 Nisan1772’de kesfedildi. O günler, Paskalya’ya denk geldiginden adaya bu ad verildi. Adadaki dev heykeller ile ilk ilgilenen ve dünyaya duyuran kisi ise Norveçli etnolog Thor Heyerdahl oldu. Heyerdahl, 1958’de yayimladigi “Aku Aku” adli kitabinda, Paskalya Adasi’nin çesitli yerlerindeki platformlarin üzerinde dikili bulunan (kimileri devrilmis) 974 adet heykeli tek tek inceledigini belirtiyordu. Yüzlerindeki gururlu ve kaygisiz bir ifadeyle bos bos okyanusa bakan bu heykellerin boyu 10-20 metre arasinda degisiyordu. Agirliklari ise ortalama 50 tondu. Heyerdahl, Ada halkinin (onlar kendilerine “Rapanui” diyor) inanislarini ya da geleneklerini de arastirmis ve bu esrarengiz heykelleri Rapanui halkinin atalarinca yapilmadigini bulgulamisti. (Çünkü kimi heykellerin yakininda buldugu, Hiristiyan misyonerlerin gözünden kaçan ya da yok etmeyi unuttugu birkaç yazit, bugüne kadar dünyanin hiçbir yerinde rastlanmamis bir dile aitti.) Heykellerin kiyiya oldukça uzaktaki tas ocaklarinda ve son derece ilkel ufak tefek araçlarla üretildigi anlasiliyordu. Daha da ilginci kimi heykeller henüz yapim asamasinda, yapicilari tarafindan. bilinmedik bir nedenle ansizin terkedilmisti.

Heyerdahl, heykellerin bu tas ocaklarinda tamamlandiktan sonra bir biçimde adanin çesitli yerlerine hazirlanan platformlara tasindigi varsayimindan yola çikarak kendisi de bunu denemeye giristi. Rapanuiler’in de yardimiyla, yarim birakilmis orta büyüklükte bir heykeli türlü çagdas düzeneklerle 18 günlük bir çalisma sonucunda dikine oturtmayi, sonra da kalaslar üzerinde halatlarla çektirerek kiyiya indirmeyi basardi. Ne var ki esrarengiz yapicilar böylesi yöntemler kullanmis olamazlardi. Çünkü adada kalas üretecek bir tek agaç yoktu! Ya halatlari nereden bulmuslardi? Kuskusuz ki Heyerdahl durup dururken, 50 tonluk bir heykel üretme isine ise hiç girismemisti. Çünkü her biri en az 50 tonluk dev lav parçalarini bulunduklari yerden koparacak, sonra da inanilmaz ince bir tas isçiligiyle heykele dönüstürecek araç gerece sahip degildi. Uygarligin en yakin oldugu yer olan 3000 km. ötedeki Sili’de bile bu tür araç gereci bulmak ve Ada’ya tasimak olanaksizdi. Bu durumda heykeller nasil, kimler tarafindan ve kimler için yapilmisti? Neyi simgeliyorlardi? O kadar uzak mesafeler nasil hangi yöntemler kullanilarak asilmisti? Sonra, ne olmustu da heykel üretimi ansizin sona erdirilmisti? Bu sorularin yanitlarini, 20’inci yüzyilin son günlerini yasayan Dünya uygarligi ve ulastigi bilimsel düzey hâlâ yanitlayamiyor.

Basta “Tanrilarin Arabalari” olmak üzere, “kadim astronotlar” tezini döne dolasa isledigi birçok kitabinda, dünyanin bilinen resmî tarihini alt üst eden ünlü Isviçreli arastirmaci Erich von Däniken bu sorularin yanitlarini dolayli olarak evrenin öteki sakinlerine bagliyor ve biraz da alayci biçimde söyle diyor: “Görünüse bakilirsa dünyamizin eski insanlari dev taslari tepelere çikarip indirerek çok uzaklara tasimaktan özel bir zevk almaktaydilar! Ya da uzak atalarimiz pek tuhaf insanlar olmaliydilar. Çünkü islerini bile bile güçlestirirler ve heykellerini, tapinaklarini en olmadik yerlere kurmaktan hoslanirlardi. Tüm bunlar yalnizca zorlu bir yasami sevdikleri için miydi? Çok uzak geçmisimizin sanatçilarinin bu denli budala olduklarini kabul etmek çok zor!..”

Nemrut Dagi’ndaki esrarengiz höyüge gelince durum daha da zorlasiyor. Çünkü bu höyük Anadolu’daki öteki höyüklere (tümülüs) hiç benzemez. Bu sanki yapay, elle kasitli olarak yapilmis bir höyüktür. Anadolu’daki öteki höyükler gibi, görünürde, içinde bir kralin mezarini ve hazinelerini barindiriyor olabilir. (von Däniken, “kadim astronotlar” tezine uygun olarak burada bir uzay gemisi olabilecegini iddia ediyor.)

Nemrut Dagi’nin arkeolojik niteligi ilk kez 1881’de ögrenildi. Daga önce Alman profesör Otto Puchstein, ardindan Osman Hamdi Bey çikti. Nemrut Dagi’ndaki heykellerin ve esrarengiz höyügün varligini dünyaya duyuran kisi ise, 1950’lerin basinda Alman profesör Friedrich Karl Dörner oldu. Prof. Dörner ve ekibi inanilmaz güç doga kosullarinda aylarca çalisarak, Paskalya Adasi’ndakilerden daha hafif olan heykelleri belirli bir düzen içerisinde yerlerine koymayi basardi ama asil gizemi çözemediler. Çünkü höyüge girememislerdi.

Tas parçalarinin üst üste yigilmasiyla olusmus, 50 metre yüksekligindeki ve 150 metre çapindaki bu yapay tepe kendi kendinin bekçisi gibiydi. Höyüge girmek için herhangi bir yerden taslar kaldirilmaya baslaninca, kaldirilan her tasin yerini yukaridan yuvarlanan baska taslar dolduruyordu.

Artik arkeologlarca su anlasilmis bulunuyor ki, bu höyüge ne yukaridan ne de asagidan girilebilir. Bu durumda tek yol, en tepeden baslayarak taslari teker teker yerinden alip, baska bir yere nakletmektir. Ne var ki zirveden baslayarak yapilmasi gereken, bu, “küçük bir dagin bir baska yere aktarilmasi” çalismasi insan gücü ve diger araçlarla son derece güçtür. Dahasi buna, öncelikle Kral Antiochos’un izin vermeyecegi bellidir! (Höyügün üzerinde bulunan bir yazitta, Antiochos’un kutsal alana kötü amaçla yaklasanlara beddua ettigi belirtilir.) Öte yandan, yalnizca içinde ne var diye (isterse uzay gemisi olsun!) Türkiye cumhuriyeti yöneticilerinin, kimilerince dünyanin sekizinci harikasi olarak kabul edilen bir arkeolojik kalintinin, bir Dünya kültür mirasinin orijinalliginin bozulmasina izin vermeyecegi de kesindir.

Nemrut Dagi’ndaki heykeller de, Paskalya Adasi’ndakilere benzer bir gizem tasimaktadir. Fakat en azindan, bu heykellerin kimin tarafindan kim için yapildigi bilinmektedir. (Heykel ve kabartmalar arasinda arslan ve kartalin bulunmasi, burasinin bir Mitraik tapinç merkezi oldugunu düsündürmektedir. Tanri Mitra’nin adina, Anadolu, Iran, Hindistan ve Mezopotamya’yi kapsayan çok genis bir bölgede rastlanir.)

Höyügün, teras adi verilen düzlüklerinde dikilmis bu 21 adet dev heykelden kiminin yüksekligi 10 metredir. Tonlarca agirliktaki bu tas bloklarin yakindaki bir dagdan koparilmasi (çünkü taslar bu tepeye ait degildir), ince ince islenmesi, tasinmasi ve dikilmesi 2000 yil öncesinin hangi teknik olanaklari ile gerçeklestirilmistir, bunu düslemek oldukça zor. Ayrica, Nemrut Dagi’nin çevresinde, Misir piramitlerinin çevresinde oldugu gibi binlerce kisinin çalisabilecegi genis düzlükler de yoktur. Heykellerin ve höyügün yapiminda çalisan yapicilar çalismalarini, ne yiyip ne içerek, nerede nasil konaklayarak sürdürdüler? Dahasi bugün bile ulasimin çok güç oldugu 2150 metre yükseklikteki tepeye, bu dev tas bloklari halatlarla, kalaslar üzerinde kaydirarak mi çikardilar? (Bir de buradaki heykellerin Paskalya Adasi’ndakiler gibi tek tip olmayisi ve onlar gibi “bos bos” bakmayisi konusu
var ki, bu da Nemrut’taki isçiligin ve emegin çok daha fazla oldugunu gösteriyor.)

Kuskusuz ki eskilerin, bugünkü, dünya isleriyle çok fazla mesgul (!) insanlardan daha çok bos zamanlari vardi. Ama bu demek degildir ki, tonlarca agirligindaki kayalari, bos zamanlarinda durmadan bir yerlere tasisinlar dursunlar! Bu durumda, Paskalya Adasi’ndaki ve Nemrut Dagi’ndaki heykellere bakip dizi dizi yanitsiz sorular üretmek çok anlamli görünmüyor. Belki tüm yanitsiz sorulari söyle tek bir soruya dönüstürmek olasi: Eski insanlar niçin yeryüzünün belirli noktalarina böylesi tas yapilar diktiler?

Eskilerin, “dünyanin bir cani” (Anima Mundi) oldugu yaklasimindan yola çikilirsa, insan bedeniyle yeryüzü arasinda bir benzerlik kurmak olasidir. Nasil ki insan bedeni çok sayida akupunktur noktasindan olusuyor, bu noktalar “meridyen” adi verilen enerji hatlari üzerinde bulunuyor ve akupunktur uzmanlari bedendeki türlü rahatsizliklarin giderilmesi için belirli “meridyenler” üzerindeki belirli noktalara igneler saplayarak bozulan enerji akisini yeniden sagliyorlarsa, eskiler de Dünya’yi “iyilestirmek” için neden böyle bir uygulama yapmis olmasinlar? (Ama bu galiba, önce çevresindeki her seyi sonra kendini yok etmeye programlanmis dünya insaninin, “dünyanin cani”ni almaya baslamasindan çok çok önceki zamanlardaydi!)

Eger böyleyse, eskiler Dünya’yi “iyilestirmek” için, dünyanin gözle görülmeyen, araç–gereçlerle saptanamayan bu enerji hatlarinin varligini, hangi hattin üzerine, nasil bir tas yapinin dikilmesi gerektigini nereden biliyorlardi, onlara kim(ler) yol göstermisti? Belki de yalnizca bu sorunun yanitini aramak gerekiyor. Ama daha önce, üzerinde inanilmaz bir canliligi barindiran Dünya’yi “yeniden” sevmekle, onu hissetmekle ise baslamak gerekmiyor mu?

Kizilderili sef Seattle söyle diyordu: “Dünya bizim bir parçamiz, biz dünyanin bir parçasiyiz.”

ALINTIDIR.

About these ads